Son zamanlarda haber bültenlerinde, sokaklarda, hatta terapi odalarımıza taşınan o yoğun toplumsal kaygının merkezinde hep aynı dondurucu tablo var: Hiç tanımadığı, aralarında hiçbir husumet bulunmayan insanları soğukkanlılıkla hayattan koparan gençler, çocuklar… Yıllarını insan zihninin karanlık sokaklarında gezinmeye, sayısız travma ve kişilik örgütlenmesiyle yüzleşmeye vermiş bir klinisyen olarak şunu çok net söyleyebilirim: Karşı karşıya olduğumuz tablo basit bir asayiş sorunu ya da “suç oranlarında artış” değildir. Bu, bütün bir jenerasyonun içinden geçtiği devasa bir ruhsal yarılmanın, toplumsal bir psikozun ayak sesleridir.
Terapi odasının yalıtılmışlığından çıkıp sokağa, o şiddetin faili olan gence baktığımızda, klinik okumalarımız bize bambaşka bir hikaye fısıldar.
Simgesel Düzenin Çöküşü ve “Babanın Adı”nın Yitimi
Lacan, toplumsal kuralların, dilin, yasanın ve sınırların dünyasını “Simgesel Düzen” olarak tanımlar. Bu düzeni kuran şey metaforik anlamda “Babanın Adı”dır; yani otorite, yasa, ötekinin hakkı ve toplumsal sözleşme. Bugün Türkiye’de şiddete başvuran bu çocukların zihninde Simgesel Düzen fiilen çökmüştür. Kanunların, ahlakın, “gelecek” mefhumunun ve emeğin bir karşılığı kalmadığında, genç zihin “Gerçek”in o dehşet verici, kuralsız ve kaotik boşluğuna düşer.
Geleceğe dair umudu olmayan, sistem içinde kendine saygın bir yer (bir persona) inşa edemeyen bir genç için, bir başkasının canını almak aslında sapkın bir varoluş çığlığıdır. O an, kurbana değil, kendi hiçliğine saldırmaktadır. Kurbanın kim olduğu önemsizdir; çünkü o çocuğu cinayete iten şey kurbana duyulan öfke değil, failin kendi varoluşsal “eksikliği” ve bu eksikliği örtbas etmek için başvurduğu o tümdengüçlü (omnipotent) tanrıcılık oyunudur. Ölüm kalım gücünü elinde tutarak, bir anlığına da olsa “ben buradayım ve güçlüyüm” illüzyonunu yaşar.
Kolektif Gölgenin Kusulması ve “Öteki”nin Nesneleşmesi
Jungiyen perspektifle yaklaştığımızda, çok daha ürkütücü bir dinamikle karşılaşırız. Toplumlar da tıpkı bireyler gibi bastırır; ekonomik krizleri, adaletsizliği, umutsuzluğu, yozlaşmayı ve sevgisizliği halının altına süpürürüz. Bu kolektif bastırma, devasa ve kapkaranlık bir “Gölge” (Shadow) yaratır. Yetişkinler bu gölgeyi nevrozlarla, antidepresanlarla, tükenmişlik sendromlarıyla veya gündelik telaşlarla bastırmaya çalışırken; ego kapasitesi henüz gelişmemiş, sınırları belirsiz gençler ve çocuklar bu kolektif gölge tarafından adeta “ele geçirilirler”.
O çocuklar, sokağa çıktıklarında aslında toplumun kusulmuş karanlığını eyleme dökerler (acting out). Zihinleri dijital dünyanın, şiddet pornosunun ve oyunların uyuşturucu etkisiyle o kadar körelmiştir ki, karşılarındaki insanı acı çeken, hayalleri olan, nefes alan bir “özne” olarak göremezler. Kurban, tıpkı bir video oyunundaki NPC (oyuncu olmayan karakter) gibi bir nesneye, içi boşaltılmış bir hedefe indirgenir. Bu tam anlamıyla empatinin, yani ruhsal bağ kurma yetisinin ölümüdür.
İçeriye Yönelmeyen Ölüm Dürtüsü (Thanatos)
Freud’un ölüm dürtüsü (Thanatos) kavramı, bu nedensiz şiddetin zeminini harika açıklar. Sağlıklı bir ruhsal yapıda yaşam dürtüsü (Eros) ölüm dürtüsünü dengeler; insan üretir, sever, bağ kurar. Ancak bağsız, köksüz, sevgisiz ve geleceksiz bırakılmış bu çocuklarda Eros tükenmiştir. İçerideki o muazzam öfke ve yok oluş arzusu, intihara (kendine) yönelmek yerine dışarıya, en masum olana, en savunmasız olana yönelerek patlar. Çocuğun elindeki bıçak, aslında kendi içine batmaktan son anda kurtarıp körlemesine dışarı savurduğu bir çaresizlik bıçağıdır.
Sonuç Yerine
Biz klinisyenler biliriz ki; semptom, sistemin arızasını gösteren elçidir. Bu gençler ve çocuklar, çürüyen toplumsal dokunun, işlevini yitirmiş aile yapılarının ve yok olan “kapsayıcı çevre”nin (holding environment) en acımasız semptomlarıdır. Onları sadece “canavar” ilan edip hapse atmak, Simgesel Düzeni yeniden kurmaya yetmeyecektir. Sorumluluk, o kolektif gölgeyi yaratan hepimizin omuzlarındadır.




