Neden Hep Yanlış İnsanlara Aşık Oluyorum?
Pek çok kişi, benzer hayal kırıklıklarını yaşadıktan sonra kendisine bu soruyu sorar. Partner değişse de ilişkinin sonunda geriye kalan duygu çoğu zaman aynıdır.
Belki de aynı insanlara değil, aynı hikâyeye âşık oluyorsunuz.
“Bunu daha önce de yaşamıştım.”
Bazı cümleler yalnızca bir ilişkinin ardından söylenmez; insanın kendi yaşam öyküsüne dönüşür. Partner değişir, şehir değişir, yaş ilerler, hayat bambaşka bir yöne akar. Ama ilişkinin sonunda geriye kalan duygu şaşırtıcı biçimde aynıdır.
Yine yeterince görülmediğinizi hissedersiniz.
Yine çok seven taraf siz olursunuz.
Yine bekleyen, anlayan, vazgeçemeyen kişi siz olursunuz.
Ve bir gün, belki de üçüncü ya da dördüncü kez, aynı soruyu kendinize sorarken bulursunuz:
“Ben neden hep yanlış insanlara âşık oluyorum?”
Bu sorunun içinde gizli bir varsayım vardır: Sorunun kaynağı hep dışarıdadır. Yanlış insanlar karşımıza çıkıyordur ve biz de talihsiz seçimler yapıyoruzdur.
Oysa bazen asıl soru bambaşkadır.
Gerçekten aynı insanlara mı âşık oluyoruz, yoksa aynı ilişkiyi farklı insanlarla mı yaşamaya çalışıyoruz?
Bu iki soru arasındaki fark ilk bakışta küçük görünebilir. Ancak insanın kendisini anlamaya başladığı yer çoğu zaman tam da burasıdır.
İlişkiler Tesadüflerden mi Oluşur?
Birine neden âşık oluruz?
Onun zekâsına mı?
Gülüşüne mi?
Ses tonuna mı?
Bize gösterdiği ilgiye mi?
Elbette bunların hepsi etkili olabilir. Fakat yıllardır psikoterapi odasında tekrar tekrar karşılaştığımız bir gerçek vardır: İnsan, bir başkasına yalnızca onun özellikleri nedeniyle bağlanmaz. O kişide kendisini, geçmişini, özlemlerini ve çoğu zaman farkında olmadığı yaralarını da bulur.
Bu nedenle aşk, yalnızca iki insanın karşılaşması değildir.
Aynı zamanda geçmiş ile bugünün, umut ile korkunun, ihtiyaç ile kaybın da karşılaşmasıdır.
Bazen bizi birine çeken şey onun kim olduğu değil, onun yanında kim olduğumuzdur.
Kendimizi onun yanında daha değerli hissedebiliriz.
Daha görünür…
Daha tamamlanmış…
Ya da tam tersine, çocukluğumuzdan beri tanıdığımız bir eksikliği yeniden yaşamaya başlayabiliriz.
İşte bu yüzden bazı ilişkiler, daha ilk günlerden itibaren açıklaması zor bir yoğunluk taşır. Sanki o kişiyi yıllardır tanıyormuşuz gibi hissederiz. Onun bizi tamamlayacağına, içimizde uzun zamandır taşıdığımız boşluğu dolduracağına inanırız.
Psikolojik açıdan bakıldığında bu yoğun hisler her zaman “doğru kişiyi bulduğumuz” anlamına gelmez.
Bazen yalnızca çok tanıdık bir duyguyla yeniden karşılaşmışızdır.
Tanıdık Olan Her Zaman Güvenli Değildir
Hayatımız boyunca güvenli olanı aradığımızı düşünürüz.
Oysa insan zihni çoğu zaman güvenli olanı değil, tanıdık olanı seçer.
Çünkü tanıdıklık, belirsizlikten daha az kaygı yaratır.
Bu tanıdıklık her zaman mutlu anılardan oluşmaz.
Bazen çocukken sürekli eleştirildiğimiz evin atmosferidir.
Bazen sevgiyi kazanmak için çabalamak zorunda kaldığımız ilişki biçimidir.
Bazen de duygularımızın görülmediği, ihtiyaçlarımızı dile getirmenin ayıp ya da tehlikeli sayıldığı bir aile ortamıdır.
Çocuk için bunlar “yanlış” değildir.
Çocuk bunların normal olduğunu düşünür.
Çünkü başka bir ilişki biçimi tanımamaktadır.
Yıllar sonra yetişkin olduğunda ise artık o evde yaşamıyor olabilir.
Ama o evin dili, sessizce onunla birlikte yaşamaya devam edebilir.
Yakınlığı nasıl kuracağını…
Sevgiyi nasıl anlayacağını…
Reddedilmeyi nasıl yorumlayacağını…
Bir ilişkide neyi hak ettiğine nasıl inanacağını…
Farkında olmadan o ilk ilişkiler öğretmiştir.
İnsan bazen çocukluğunu geride bırakır.
Ama çocukluğunda öğrendiği ilişki biçimlerini değil.
Bu Yazı Ne Hakkında?
Bu yazı, “yanlış insanları seçen” insanları suçlamak ya da ilişki reçeteleri sunmak için yazılmadı.
Çünkü insan ilişkileri, birkaç öneriyle çözülebilecek kadar basit değildir.
Bu yazıda birlikte şu soruların peşinden gideceğiz:
- Neden bazı insanlar bize açıklayamadığımız kadar tanıdık gelir?
- Çocuklukta öğrendiğimiz sevgi biçimi yetişkinlikte nasıl yeniden ortaya çıkar?
- Neden bazı ilişkiler daha en başından bizi derinden sarsar?
- Güçlü çekim gerçekten aşkın işareti midir?
- Aynı ilişkiyi farklı insanlarla yaşamak mümkün müdür?
- Ve en önemlisi; bu döngü değişebilir mi?
Bu soruların tek ve kesin cevapları yoktur.
Çünkü her insanın hikâyesi kendine özgüdür.
Yine de bazen, doğru sorularla karşılaşmak, yıllardır aynı döngünün içinde neden dolaştığımızı anlamaya başlamanın ilk adımı olabilir.
Belki de yazının sonunda kendinize şu soruyu yeniden soracaksınız:
“Ben gerçekten yanlış insanlara mı âşık oluyorum, yoksa bana tanıdık gelen bir hikâyeyi yeniden yaşamaya mı çalışıyorum?”
Çocukluk Geçmez; İlişkilerin İçinde Konuşmaya Devam Eder
Hiçbirimiz bir ilişkiye sıfırdan başlamayız.
Birini tanıdığımızda yanımızda yalnızca bugünkü hâlimizi götürmeyiz. Farkında olmadan çocukluğumuzu, ilk hayal kırıklıklarımızı, sevilme biçimimizi, korkularımızı ve yakınlıkla ilgili öğrendiklerimizi de götürürüz.
Çünkü insan yalnızca anılarıyla yaşamaz.
İlişki kurma biçimiyle de yaşar.
Bunu çoğu zaman fark etmeyiz. Yeni tanıştığımız kişinin eski yaşamımızla hiçbir ilgisi olmadığını düşünürüz. Oysa bazen bizi ona çeken şey, bugüne ait değil, çok daha eski bir duygudur.
Belki de ilk kez yaşanmıyordur.
Yalnızca yeniden yaşanıyordur.
Çocuk Sevgiyi Nasıl Öğrenirse, Yetişkin de Öyle Aramaya Başlar
Bir çocuk için sevgi yalnızca “anne beni seviyor” demek değildir.
Sevgi aynı zamanda şu soruların cevabıdır:
“İhtiyaç duyduğumda biri gelir mi?”
“Üzüldüğümde duygularım önemsenir mi?”
“Olduğum hâlimle kabul edilir miyim?”
“Hata yaptığımda sevgiyi kaybeder miyim?”
Bu soruların cevapları çoğu zaman sözcüklerle verilmez.
Bakışlarla…
Sessizliklerle…
Dokunuşlarla…
Bekletilmekle…
Sarılınmakla…
Eleştirilmekle…
İhmal edilmekle…
Çocuk bunların hiçbirini “ilişki modeli” olarak öğrenmez.
Onun için bunlar hayatın doğal akışıdır.
Çünkü karşılaştırabileceği başka bir dünya yoktur.
İşte bu yüzden yetişkin olduğumuzda sevgiye dair birçok beklentimiz bilinçli kararlarımızdan değil, ilk ilişkilerimizden beslenir.
Sevgi bizim için güven demek olabilir.
Ya da sürekli tetikte olmak.
Yakınlık huzur verebilir.
Ya da kaybetme korkusunu harekete geçirebilir.
Her insanın ilişki dili biraz da çocukluğunda yazılır.
İnsan Geçmişini Sırtında Taşımaz; İçinde Taşır
Geçmişi çoğu zaman olmuş bitmiş olaylar olarak düşünürüz.
Oysa psikolojik açıdan geçmiş, yalnızca geride kalan zaman değildir.
Bugünü algılama biçimimizin de bir parçasıdır.
Bu nedenle bazı insanlar küçük bir mesafeyi hemen reddedilmek olarak hisseder.
Bazıları yardım istemekte zorlanır.
Bazıları sürekli güçlü görünmeye çalışır.
Bazıları ise kendisini sevilmeye layık hissetmek için durmadan çabalar.
Bütün bunlar çocuklukta yaşanan tek bir olayın sonucu değildir.
İnsan ruhu bu kadar basit işlemez.
Asıl belirleyici olan, yıllar boyunca tekrar eden ilişki deneyimleridir.
Kendinizi nasıl hissettiğiniz…
Duygularınıza nasıl karşılık verildiği…
Yakınlığın ne ifade ettiği…
İşte bütün bunlar, zaman içinde içinizde görünmez bir ilişki haritası oluşturur.
Yetişkin olduğunuzda çoğu zaman bu haritaya bakarak yol alırsınız.
Üstelik bunun farkında bile olmadan.
Tanıdık Olan Neden Bu Kadar Çekicidir?
Burada durup önemli bir soruya dönelim.
Eğer bazı ilişki biçimleri bize acı veriyorsa, neden onlara yeniden yöneliyoruz?
Bu sorunun cevabı, insanın acıyı sevmesi değildir.
İnsan acıyı sevmez.
Ama tanıdığı duyguların içinde kendisini daha az yabancı hisseder.
Bu bazen şaşırtıcı sonuçlar doğurabilir.
Çocukluğunda sevgiyi bekleyerek yaşamış biri, beklemeyi aşkın doğal bir parçası sanabilir.
Sürekli eleştirilen biri, eleştiriyi yakınlığın göstergesi gibi yorumlayabilir.
Duyguları küçümsenen biri, ihtiyaçlarını dile getirdiğinde suçluluk hissedebilir.
Bunlar bilinçli tercihler değildir.
İnsan sabah uyanıp “Bugün bana iyi gelmeyecek birini seçeceğim.” demez.
Çoğu zaman yalnızca tanıdık gelen duyguya yönelir.
Ve bunu “kimya”, “kader”, “çok güçlü çekim” ya da “ilk görüşte aşk” olarak adlandırabilir.
Oysa bazen bizi etkileyen şey, karşımızdaki insan değil; onun bizde uyandırdığı eski bir histir.
Sevmek ile Tanıdık Olanı Aramak Aynı Şey Değildir
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.
Bir ilişki size yoğun duygular yaşatıyor diye mutlaka derin ve sağlıklı bir ilişki değildir.
Yoğunluk ile yakınlık aynı şey değildir.
Belirsizlik ile tutku aynı şey değildir.
Sürekli özlemek ile sevmek aynı şey değildir.
Bazen huzursuzluk, yıllardır bildiğimiz bir duygu olduğu için bize aşk gibi gelebilir.
Oysa güvenli ilişkiler çoğu zaman daha sakindir.
İlk başta daha az heyecanlı bile hissedilebilir.
Çünkü güven, dramatik değildir.
Sürekli sınanmayı gerektirmez.
Her gün yeniden kanıtlanmak zorunda değildir.
Belki de bu yüzden bazı insanlar, kendilerine gerçekten iyi gelen bir ilişkinin içinde “Bir şey eksik.” hissine kapılır.
Eksik olan sevgi değildir.
Alışık oldukları gerilimdir.
Psikoterapi Bize Ne Söyler?
Psikoterapi, insanın geçmişini bugünün tek açıklaması olarak görmez.
Hiç kimse yalnızca çocukluğundan ibaret değildir.
Yaşadığımız deneyimler bizi etkiler; ama bizi bütünüyle belirlemez.
İnsan, yaşamı boyunca yeni ilişkiler kurabilir.
Yeni anlamlar geliştirebilir.
Eski örüntülerini fark edebilir.
Tam da bu nedenle psikoterapi, geçmişte suçlu aramak için değil; bugün tekrar eden döngüleri anlamak için vardır.
Bazen kişi yıllarca aynı ilişkiyi yaşamaz.
Ama aynı duyguyu yaşamaya devam eder.
İşte değişim, o duygunun nereden geldiğini merak etmeye başladığımız yerde başlar.
Çünkü insan, geçmişini değiştiremez.
Ama geçmişin bugün üzerindeki etkisini anlamaya başladığında, gelecekte vereceği kararlar da yavaş yavaş değişebilir.
Neden Aynı Hikâyeyi Tekrar Ederiz?
Bir ilişki biter.
Acısı diner.
Aradan aylar, bazen yıllar geçer.
Sonra yeni biri hayatınıza girer.
İlk zamanlarda her şey farklı görünür. Bu kez daha dikkatli olduğunuzu düşünürsünüz. Artık eski hataları yapmayacağınıza inanırsınız.
Fakat zaman ilerledikçe tanıdık duygular yeniden ortaya çıkmaya başlar.
Yine fazla düşünen siz olursunuz.
Yine “Acaba bir şey mi yaptım?” diye kendinizi sorgularsınız.
Yine onun sevgisinden emin olamazsınız.
Ve bir gün durup fark edersiniz:
Partner değişmiştir. Ama yaşadığınız duygu değişmemiştir.
Bu durum birçok insan için şaşırtıcıdır. Çünkü hepimiz geçmişten ders çıkararak ilerlediğimizi düşünmek isteriz.
Oysa insan zihni yalnızca öğrenen bir yapı değildir.
Aynı zamanda tekrar eden bir yapıdır.
Tekrarlamak Unutamamaktan Farklıdır
Psikanalitik düşüncenin en dikkat çekici gözlemlerinden biri şudur:
İnsan yalnızca geçmişini hatırlamaz.
Bazen onu yeniden yaşar.
Bu, bilinçli olarak verilen bir karar değildir.
Kimse kendisini yeniden incitecek bir ilişkiyi özellikle seçmez.
Fakat ruhsal yaşam her zaman mantığın kurallarıyla işlemez.
Bazen geçmişte tamamlanmamış bir deneyim, bugünün ilişkilerinde yeniden kendine yer arar.
Çünkü insan ruhu yalnızca olanı saklamaz.
Yarım kalanları da taşır.
Belki çocukken ihtiyaç duyduğunuzda kimse gelmedi.
Belki duygularınızı anlattığınızda anlaşılmadınız.
Belki sevildiğinizi hissetmek için hep daha başarılı, daha uyumlu ya da daha sessiz olmanız gerekti.
Yetişkin olduğunuzda artık o evde yaşamıyor olabilirsiniz.
Ama içinizde hâlâ aynı soru yankılanıyor olabilir:
“Bu kez beni gerçekten görecek biri olacak mı?”
İşte bazı ilişkiler tam da bu sorunun peşinden kurulur.
Her Tekrarın İçinde Bir Umut Saklıdır
Tekrarlayan ilişki örüntülerini yalnızca “yanlış seçimler” olarak görmek eksik kalır.
Çünkü tekrarın içinde çoğu zaman umut vardır.
Çocukken görülmeyen biri, bu kez görülebileceğini umut eder.
Koşullu sevgiyle büyüyen biri, bu kez hiçbir şey kanıtlamak zorunda kalmadan sevilebileceğini umut eder.
Terk edilen biri, bu kez kalınacağını umut eder.
Yani insan yalnızca geçmişini tekrar etmez.
Geçmişini değiştirebileceğine de inanır.
Bu nedenle bazı ilişkiler, bugünden çok geçmişe verilen geç kalmış bir cevaba dönüşür.
Fakat aynı ilişki biçimi tekrar ettiğinde sonuç da çoğu zaman değişmez.
Çünkü değişmeyen yalnızca partner değildir.
İlişkiyi kuran görünmez beklentiler de değişmemiştir.
İnsanı Yaralayan Olaylar Değil, Olaylara Verdiği Anlamdır
Aynı deneyimi yaşayan iki insanın birbirinden çok farklı etkilenebilmesi bunun en açık örneklerinden biridir.
Bir çocuk eleştirildiğinde bunu gelişimine katkı olarak deneyimleyebilir.
Bir başka çocuk ise aynı eleştiriyi “Ben yeterli değilim.” duygusuyla içselleştirebilir.
Yetişkinlikte ilişkileri belirleyen yalnızca yaşanan olaylar değildir.
O olayların insanın kendisi hakkında oluşturduğu inançlardır.
“Sevilmek için kusursuz olmalıyım.”
“İnsanlar sonunda gider.”
“Yakın olduğum herkes beni hayal kırıklığına uğratır.”
“İhtiyaçlarımı söylersem yük olurum.”
Bu cümlelerin çoğu yüksek sesle kurulmaz.
Onlar zamanla insanın iç sesi hâline gelir.
Ve kişi çoğu zaman kendi sesi sandığı şeyin, yıllar önce öğrendiği bir ilişki dilinden geldiğini fark etmez.
Varoluşçu Psikoterapi Soruyu Değiştirir
Buraya kadar daha çok geçmişten söz ettik.
Fakat insan yalnızca geçmişinden ibaret değildir.
Varoluşçu yaklaşım tam da burada farklı bir pencere açar.
“Neden hep yanlış insanlara âşık oluyorum?” sorusunu tek başına yeterli bulmaz.
Bunun yerine şu soruları sorar:
Bu ilişki benim yaşamımda hangi boşluğu dolduruyor?
Bu insanı kaybetmekten neden bu kadar korkuyorum?
Onun gidişi bana gerçekten neyi hatırlatıyor?
Çünkü bazen ayrılık yalnızca bir insanın hayatımızdan çıkması değildir.
Bir ihtimalin kaybıdır.
Bir hayalin kaybıdır.
Belki ilk kez gerçekten sevileceğimize dair umudun kaybıdır.
Belki de çocukluğumuzdan beri taşıdığımız “Bir gün biri beni eksiksiz anlayacak.” beklentisinin yıkılmasıdır.
Bu nedenle bazı ayrılıklar yaşımız kaç olursa olsun bizi çocukluğumuzdaki kadar çaresiz hissettirebilir.
İlişkiler Bizi Tamamlamaz; Bizi Görünür Kılar
Toplum bize sık sık doğru insanı bulduğumuzda eksik parçalarımızın tamamlanacağını anlatır.
Romantik filmler de çoğu zaman bunu söyler.
Oysa psikoterapi odasında görülen manzara biraz farklıdır.
Hiçbir ilişki insanın bütün eksikliklerini ortadan kaldırmaz.
Hiçbir partner geçmişte yaşanmamış bir çocukluğu yeniden inşa edemez.
Hiç kimse bizi her an anlayamaz, hiç incitmez ya da tüm yalnızlığımızı ortadan kaldıramaz.
İlişkiler bunun için değildir.
İlişkiler, kendimizle kurduğumuz ilişkiyi görünür kılar.
Bazen bir partnerin sessizliği, çocukluğumuzdaki yalnızlığı yeniden hissettirir.
Bazen küçük bir eleştiri, yıllardır taşıdığımız değersizlik duygusunu uyandırır.
Bazen de koşulsuz kabul görmek, ilk kez gerçekten rahat nefes almamızı sağlar.
İlişki değişmemiştir.
Ama ilişki içinde karşılaştığımız kendimiz değişmeye başlamıştır.
İşte psikoterapinin ilgilendiği yer tam da burasıdır.
İnsanın yalnızca kimi seçtiği değil…
Seçtiği kişinin yanında kim olduğu.
Çünkü bazen en önemli soru,
“Neden hep yanlış insanlara âşık oluyorum?”
değil,
“Ben neden kendimi yalnızca bu ilişkilerin içinde tanıyabiliyorum?”
sorusudur.
Belki de iyileşme, doğru insanı bulduğumuz gün başlamaz.
Kendimize ilk kez dürüstçe bakabildiğimiz gün başlar.
Peki Bu Döngü Değişebilir mi?
Bu yazıyı okurken belki bazı satırlarda kendinizi gördünüz.
Belki geçmişte yaşadığınız bir ilişki gözünüzün önüne geldi.
Belki de şu anda içinde bulunduğunuz ilişkiyi düşünmeye başladınız.
Eğer öyle olduysa, bunu yalnızca “farkındalık kazandım” diye geçiştirmeyin.
Çünkü insanın yaşamında bazı değişimler, tam da ilk kez kendisini farklı bir gözle görmeye başladığı anda başlar.
Yine de burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.
Geçmişi anlamak, geçmişi suçlamak değildir.
Çocukluğumuzun bugün üzerindeki etkisini fark etmek, anne babamızı ya da hayatımıza giren insanları yargılamak anlamına gelmez.
Psikolojik olgunlaşma, suçlu aramakla değil; yaşadıklarımızın üzerimizde bıraktığı izleri anlayabilmekle başlar.
Çünkü yaşananları değiştiremeyiz.
Ama onların bugünümüzü nasıl etkilediğini fark edebiliriz.
Ve çoğu zaman özgürlük tam da burada başlar.
İyileşmek Geçmişi Silmek Değildir
Psikoterapiye dair en yaygın yanlış anlamalardan biri, geçmişte yaşanan acıların tamamen ortadan kalkacağı beklentisidir.
Oysa insan zihni yaşadıklarını silmez.
Onlarla kurduğu ilişkiyi değiştirebilir.
Bir zamanlar yalnızca acı veren bir anı, yıllar sonra artık yaşamı yöneten bir güç olmaktan çıkabilir.
Çocukluğunuz değişmez.
Yaşadığınız kayıplar değişmez.
Size söylenen sözler değişmez.
Ama bugün kendinize nasıl davrandığınız değişebilir.
İlişkilerinizde aldığınız roller değişebilir.
Yakınlıktan korkma biçiminiz değişebilir.
Sınırlarınız değişebilir.
Belki de en önemlisi, kendinize yönelttiğiniz o sert iç ses yavaş yavaş yerini daha anlayışlı bir sese bırakabilir.
İyileşmek, artık hiç üzülmemek değildir.
Üzüntünüzle kurduğunuz ilişkinin dönüşmesidir.
Psikoterapi Neyi Amaçlar?
İnsan bazen terapiye “yanlış insanları seçmemek” için geldiğini düşünür.
Oysa zamanla fark eder ki mesele yalnızca partner seçimi değildir.
Asıl mesele, kendisiyle kurduğu ilişkidir.
Psikoterapi size nasıl yaşamanız gerektiğini söylemez.
Kiminle birlikte olmanız gerektiğine karar vermez.
Hazır cevaplar sunmaz.
Onun yerine, uzun zamandır fark edilmeden tekrar eden örüntüleri birlikte anlamaya çalışır.
Bazen bir sessizliği…
Bazen bir bakışı…
Bazen çocukluktan bugüne taşınan bir inancı…
Yavaş yavaş görünür hâle getirir.
Çünkü insan, ancak gördüğü şeyi değiştirebilir.
Görmediği örüntüler ise çoğu zaman yaşamını yönetmeye devam eder.
Belki de En Zor İlişki, Kendimizle Kurduğumuz İlişkidir
İlişkiler üzerine konuşurken çoğu zaman gözümüz hep karşımızdaki insandadır.
Bizi kim incitti?
Kim terk etti?
Kim yeterince sevmedi?
Bu soruların hepsi önemlidir.
Ama bazen başka bir soru daha vardır.
Ben bütün bunlar olurken kendime nasıl davrandım?
Kendimi suçladım mı?
İhtiyaçlarımı küçümsedim mi?
Sevilmek için kendimden vazgeçtim mi?
Yoksa sırf yalnız kalmamak adına bana iyi gelmeyen bir ilişkide kalmaya devam mı ettim?
İnsan çoğu zaman başkalarının ona söylediklerinden çok, zamanla kendi kendine söyledikleriyle yaşar.
Bu yüzden iyileşme, yalnızca daha sağlıklı insanlar seçebilmek değildir.
Kendimize daha şefkatli yaklaşabilmeyi de öğrenmektir.
Kendinize Şu Soruları Sorabilirsiniz
Yazıyı bitirmeden önce birkaç dakika durup şu sorular üzerine düşünmeyi deneyebilirsiniz:
- İlişkilerimde tekrar eden ortak tema ne?
- En çok hangi durumlarda terk edilmekten korkuyorum?
- Birinin beni sevdiğine inanmak benim için neden zor?
- Yakınlık bana huzur mu veriyor, yoksa kaygı mı?
- Kendimi bir ilişkide ifade edebiliyor muyum, yoksa sürekli karşı tarafın ihtiyaçlarına mı odaklanıyorum?
- Sevilmek için değiştirmem gerektiğine inandığım yanlarım neler?
- Çocukken öğrendiğim hangi ilişki kuralları bugün hâlâ benimle?
- Bir ilişki bittiğinde gerçekten kimi ya da neyi kaybetmiş hissediyorum?
- Kendime gösterdiğim şefkat ile sevdiğim birine gösterdiğim şefkat arasında nasıl bir fark var?
- Bugün kuracağım bir ilişkide, geçmişten farklı olarak neyi seçebilirim?
Bu soruların tek bir doğru cevabı yoktur.
Belki de önemli olan, hemen cevap bulmak değil; ilk kez gerçekten sormaya başlamaktır.
Son Söz
Belki de hayatınız boyunca aynı insanlara âşık olmadınız.
Belki aynı duygunun peşinden gittiniz.
Belki çocukluğunuzdan beri tanıdığınız o bekleyişin…
O görülme arzusunun…
O anlaşılma umudunun…
İnsan bazen bir ilişkiyi değil, o ilişkinin içinde gerçekleşmesini beklediği bir hayali sever.
Bu yüzden bazı ayrılıklar yalnızca bir insanın gidişi değildir.
Bir ihtimalin kaybıdır.
Bir gün her şeyin düzeleceğine dair umudun kaybıdır.
Fakat umut yalnızca geçmişi tekrar etmekten ibaret değildir.
İnsan, yaşamı boyunca yeni ilişkiler kurabilir.
Yeni anlamlar oluşturabilir.
Kendisiyle daha dürüst, daha şefkatli ve daha özgür bir ilişki geliştirebilir.
Belki de psikoterapinin en önemli katkısı budur.
İnsana bambaşka bir hayat vermek değil…
Kendi hayatına ilk kez gerçekten bakabilmesi için ona eşlik etmek.
Ve bazen, yıllardır aynı yerde düğümlenen hikâye tam da o anda çözülmeye başlar.
Çünkü bazı soruların cevabı hemen bulunmaz.
Ama doğru sorular sorulmaya başlandığında, insan artık eski hayatına aynı gözlerle bakamaz.
Belki de değişim tam olarak burada başlar.

