İlişkiyi Bırakamamak: Bittiğini Bildiğim Bir İlişkiden Neden Ayrılamıyorum?
İlişkiyi bırakamamak, çoğu zaman karşımızdaki kişiye duyduğumuz sevginin gücüyle açıklanamaz. Bazen bir ilişkinin bittiğini zihinsel olarak çoktan biliriz. Karşımızdaki kişinin değişmeyeceğini, aynı döngülerin tekrarlandığını, ilişkinin bize artık iyi gelmediğini görürüz. Hatta neden ayrılmamız gerektiğini oldukça açık biçimde ifade edebiliriz.
Buna rağmen gidemeyiz.
Ya da gideriz ama zihinsel olarak hâlâ ilişkinin içinde yaşamaya devam ederiz.
Telefonumuzu kontrol eder, geçmiş konuşmaları düşünür, karşı tarafın neden öyle davrandığını anlamaya çalışırız. Başka bir ihtimal olup olmadığını zihnimizde tekrar tekrar kurarız. Bir yanımız ilişkinin bittiğini bilir; başka bir yanımız ise sanki hâlâ tamamlanması gereken bir şey varmış gibi orada kalır.
Çünkü bir ilişkiden ayrılmak, her zaman yalnızca bir insandan ayrılmak değildir.
Bazen bir beklentiden, bir gelecek tasarımından, kendimizin o ilişkideki halinden ve belki de çok daha eski bir hikâyenin bu kez başka türlü sonuçlanabileceğine dair umuttan vazgeçmektir.
İlişkiyi bırakamamak bazen kişiden değil, bir ihtimalden vazgeçememektir
Bir ilişkinin başında yalnızca karşımızdaki kişiyle karşılaşmayız. Onunla birlikte birtakım ihtimaller de ortaya çıkar.
Sevilme ihtimali.
Seçilme ihtimali.
Bir yere ait olma ihtimali.
Geçmişte alamadığımız bir şeyi bu kez alma ihtimali.
Belki nihayet anlaşılacağımız, terk edilmeyeceğimiz, yeterli bulunacağımız bir hikâye.
Bu nedenle bir ilişkinin sonu geldiğinde kaybettiğimiz şey yalnızca mevcut ilişki değildir. O ilişkinin taşıdığı bütün gelecek ihtimalleri de bir anda çöker.
İnsan bazen karşısındaki kişiyi değil, onunla birlikte mümkün olduğuna inandığı hayatı özler.
Bu ayrımı yapmak önemlidir. Çünkü “Onu bırakamıyorum” dediğimiz yerde zaman zaman aslında bırakamadığımız şey kişinin kendisinden çok, onun temsil ettiği ihtimaldir.
Dolayısıyla ilişkiyi bırakamamak, bazen hâlâ süren bir sevgiden çok, gerçekleşmemiş bir ihtimalin yasını tutamamakla ilgilidir.
İlişkiler yalnızca bugünde kurulmaz
Psikanalitik düşünce açısından hiçbir ilişki bütünüyle bugüne ait değildir.
Karşımızdaki insanı yalnızca olduğu kişi olarak görmeyiz. Onu geçmiş deneyimlerimizin, ilk ilişkilerimizin, eksikliklerimizin, korkularımızın ve arzularımızın içinden de görürüz.
Birinin mesafesi bize yalnızca bugünkü mesafeyi hissettirmez. Çok daha eski bir terk edilme deneyimini harekete geçirebilir.
Birinin bizi seçmesi ise yalnızca bugünkü bir ilişkinin parçası olmayabilir. Geçmişte görülmemiş, yeterince sevilmemiş ya da öncelik verilmemiş tarafımız için çok daha güçlü bir anlam taşıyabilir.
Bu nedenle bazı ilişkiler, dışarıdan bakıldığında şaşırtıcı ölçüde vazgeçilmez hale gelir.
Kişi karşısındakinin kendisine iyi davranmadığını görür. Ancak ilişkinin içinde, geçmişten kalan bir meselenin bu kez çözülebileceğine dair bilinçdışı bir beklenti vardır:
“Bu kez beni bırakmayacak.”
“Bu kez yeterli olacağım.”
“Bu kez sevildiğimi anlayacağım.”
“Bu kez onu değiştirebilirsem, demek ki gerçekten değerliyim.”
İşte tam da bu nedenle bazı ilişkilerde insan yalnızca bugünkü ilişkiyi sürdürmez; geçmişi değiştirmeye çalışır.
Ve geçmişi değiştirme arzusu, bugünkü gerçekliği görmekten çok daha güçlü olabilir.
İlişkiyi bırakamamak ve tekrarlama
İnsan kendisine acı veren şeylerden doğal olarak uzaklaşır diye düşünürüz. Oysa ruhsal yaşam bundan daha karmaşıktır.
Bazen tanıdık olan, iyi olandan daha güvenli gelir.
Çocuklukta sevginin mesafeyle, belirsizlikle ya da sürekli çaba göstermekle birlikte deneyimlendiği bir dünyada büyüyen biri için yetişkinlikte huzurlu bir ilişki şaşırtıcı biçimde yabancı gelebilir.
Buna karşılık ulaşılması zor, kararsız veya duygusal olarak mesafeli bir kişi oldukça tanıdık hissettirebilir.
Burada mesele kişinin acıyı bilinçli olarak istemesi değildir.
Mesele, ruhsal dünyanın tanıdık örgütlenmelere geri dönme eğilimidir.
Psikanalizde tekrarlama olarak ele alınan meselelerden biri de budur: İnsan bazen geçmişte çözülememiş bir sahneyi, bu kez farklı sonuçlanacağı umuduyla yeniden kurar.
Bu nedenle aynı tür ilişkilere tekrar tekrar girmek her zaman bir tesadüf değildir.
Sanki ruhsal dünya şöyle der:
“Bu hikâyeyi bir kez daha yaşayalım. Belki bu kez sonunu değiştirebiliriz.”
Fakat çoğu zaman sonuç değişmez.
Çünkü sahnenin oyuncuları değişse de kişinin kendisiyle, sevgiyle, kayıpla ve ilişkiyle kurduğu temel yapı aynı kalmıştır.
Bu açıdan ilişkiyi bırakamamak, bazen yalnızca bugünkü partnerden ayrılamamak değil; çok daha eski bir hikâyeyi sonuçlandırma çabasından vazgeçememektir.
Ayrılık yalnızca bir kayıp değil, bir yas sürecidir
Bir ilişkinin bitmesiyle birlikte insan yalnızca bir kişiyi kaybetmez.
Birlikte kurulmuş ritüelleri, gündelik alışkanlıkları, kendisine verilen bir rolü, gelecek planlarını ve bazen kendi kimliğinin bir bölümünü de kaybeder.
“Biz” sona erdiğinde kişi yeniden “ben” olmak zorunda kalır.
Bu geçiş her zaman kolay değildir.
Özellikle uzun ilişkilerde insan kendisini karşısındaki kişinin bakışı içinde tanımaya başlamış olabilir. Sevilen, aranan, ihtiyaç duyulan, beklenen kişi olmak zamanla kimliğin bir parçasına dönüşebilir.
İlişki sona erdiğinde ortaya çıkan boşluk bu nedenle yalnızca özlem değildir.
“Şimdi ben kimim?” sorusu da ortaya çıkar.
Varoluşçu psikoterapi açısından ayrılık tam da burada daha temel bir meseleye temas eder: İnsan, hayatın bazı dönemlerinde kendisini seçimleriyle yeniden kurmak zorunda kalır.
Bir ilişkinin bitişi de kişiyi böyle bir eşikle karşı karşıya bırakabilir.
Artık eski yaşam biçimi mümkün değildir; yeni yaşam biçimi ise henüz kurulmamıştır.
Bu ara alan rahatsız edicidir.
Çünkü insan tanıdığı acıya geri dönmek ile henüz tanımadığı bir hayata doğru yürümek arasında kalır.
Bazen eski ilişkiye dönme arzusu, eski kişiye duyulan özlemden çok bu belirsizliğe duyulan tahammülsüzlükle ilgilidir.
“Onsuz yapamam” dediğimiz yerde ne vardır?
Bir ilişkiden ayrılmakta zorlanan kişiler zaman zaman şöyle söyler:
“Onsuz yapamam.”
Bu cümleyi hemen irrasyonel bir düşünce olarak düzeltmeye çalışmak, çoğu zaman meselenin özünü kaçırır.
Belki de daha önemli soru şudur:
Onsuz neyi yapamayacağınızı düşünüyorsunuz?
Yalnız kalmayı mı?
Kendinizle baş başa kalmayı mı?
Değersizlik duygusuyla karşılaşmayı mı?
Hayatınızı yeniden kurmayı mı?
Başka birinin sizi sevebileceğine inanmayı mı?
Yoksa o ilişkide yıllardır yatırım yaptığınız hikâyenin gerçekten sona erdiğini kabul etmeyi mi?
Çünkü bazen “Onsuz yapamam” cümlesinin altında aslında “Onun olmadığı bir hayatın nasıl kurulacağını bilmiyorum” vardır.
Bu iki cümle birbirinden oldukça farklıdır.
Birincisi ilişkiyi bir zorunluluk haline getirir.
İkincisi ise kişinin henüz karşılaşamadığı bir belirsizliğe işaret eder.
İlişkiyi bırakamamak bazen umuda tutunmaktır
Umudu çoğunlukla olumlu bir kavram olarak düşünürüz.
Ancak bazı ilişkilerde umut insanı özgürleştirmek yerine ilişkinin içinde tutabilir.
“Belki değişir.”
“Belki bu kez anlar.”
“Belki biraz daha sabredersem…”
“Belki beni kaybedince değerimi fark eder.”
Bu “belki”ler yıllarca sürebilir.
Kişi zamanla mevcut ilişkiye değil, ilişkinin bir gün dönüşebileceği ideal biçime bağlanmaya başlayabilir.
Burada önemli olan soru şudur:
Bugün gerçekten var olan ilişkiyle mi bağ kuruyorum, yoksa bir gün olmasını umduğum ilişkiyle mi?
Çünkü kimi zaman insan karşısındaki kişiyi olduğu haliyle değil, olmasını istediği haliyle sever.
Ve ayrılık yalnızca kişiden değil, onun zihnimizde taşıdığımız ideal halinden de vazgeçmeyi gerektirir.
Bu ise son derece zor bir yas biçimidir.
Bırakmak, ilişkinin hiç anlamı olmadığı anlamına gelmez
İnsan zaman zaman bir ilişkiyi bitirdiğinde geçmişte yaşananların da boşa gittiğini hisseder.
“Bu kadar yıl neden uğraştım?”
“Bunca şeyi neden yaşadım?”
“Eğer şimdi gidiyorsam, bütün bunların anlamı neydi?”
Oysa bir ilişkinin sona ermesi, onun hiçbir zaman anlamlı olmadığı anlamına gelmez.
Bazı ilişkiler bizi bir ömür boyunca taşımaz.
Ama kendimizle ilgili önemli bir şeyi görmemizi sağlar.
Neyi tolere ettiğimizi.
Neye ihtiyaç duyduğumuzu.
Sevilmek adına nelerden vazgeçtiğimizi.
Neleri tekrar tekrar seçtiğimizi.
Ve belki de en önemlisi, kendimizle nasıl bir ilişki kurduğumuzu.
Bu nedenle ayrılmak geçmişi inkâr etmek değildir.
Bazen ilişkinin hayatımızdaki anlamını kabul edip, onun artık tamamlandığını görebilmektir.
“Neden bırakamıyorum?” sorusunun ardında ne var?
Terapi odasında “Neden bırakamıyorum?” sorusunun altında çoğu zaman daha derin sorular belirir:
“Bu ilişkide kalmak benim için ne anlama geliyor?”
“Onun beni seçmesine neden bu kadar ihtiyaç duyuyorum?”
“Bu ilişki bittiğinde kendimle ilgili hangi gerçekle karşılaşacağım?”
“Beni burada tutan şey sevgi mi, korku mu, alışkanlık mı, umut mu?”
“Ben bu ilişkide kimi kurtarmaya çalışıyorum?”
“Ve belki de kimi hâlâ ikna etmeye çalışıyorum?”
Bu soruların cevapları her insanda farklıdır.
Psikoterapinin amacı kişiyi hızla ilişkiyi bitirmeye ikna etmek değildir. Aynı şekilde ilişkinin devam etmesi için gerekçeler üretmek de değildir.
Asıl amaç, kişinin kendi seçimlerinin ardındaki anlamı görebileceği bir alan açmaktır.
Çünkü insan ancak neyin içinde olduğunu gerçekten gördüğünde seçim yapabilir.
Varoluşçu psikanalitik psikoterapi açısından mesele yalnızca “kalmak mı, gitmek mi?” sorusuna cevap bulmak değildir. Kişinin bu ilişkinin kendi yaşamındaki anlamını, neden tam da bu ilişkide kaldığını ve ayrılığın onu hangi temel meseleleriyle karşı karşıya bıraktığını anlamaya çalışmaktır.
Bazen ayrılık, kişinin kendisine geri dönmesidir
Bir ilişkiyi bırakmak yalnızca gitmek değildir.
Bazen yıllardır terk edilmiş olan kendilik parçalarına geri dönmektir.
İlişki sürsün diye susturulan ihtiyaçlara.
Kaybetmemek için çizilmeyen sınırlara.
Sevilmek adına bastırılan öfkeye.
Karşı tarafın dünyasında kaybolurken ihmal edilen kendi hayata.
Bu nedenle ayrılık yalnızca bir son değil, bazen kişinin kendisiyle yeniden karşılaşmasının başlangıcıdır.
Bu karşılaşma her zaman rahatlatıcı değildir.
Çünkü özgürlük yalnızca istediğimiz şeyi yapabilmek değildir.
Varoluşçu açıdan özgürlük, seçimlerimizin sorumluluğunu da üstlenmeyi gerektirir.
Artık karşımızdaki kişiyi, geçmişimizi ya da koşulları tek açıklama olarak kullanamadığımız yerde şu soru belirir:
“Peki ben bundan sonra hayatımla ne yapmak istiyorum?”
Belki de bir ilişkinin gerçek anlamda sona ermesi tam olarak burada başlar.
Karşımızdaki insan zihnimizden tamamen çıktığında değil; hayatımızın merkezindeki yerini kaybettiğinde.
Onu artık hiç düşünmediğimizde değil; onunla ilgili düşünceler kendi hayatımıza dönmemizin önüne geçmediğinde.
Ve belki bırakmak, unutmak değildir.
Yaşananları kendi hikâyemizin içine yerleştirip, onlardan ibaret olmadığımızı yeniden hatırlamaktır.
