İnsan, çoğu zaman en fazla hükmedemediği şey üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışır. Bu çabanın altında çoğunlukla aynı şey yatar: kontrol ihtiyacı.

Saint-Exupéry’nin Küçük Prens‘inde kral, küçücük ve neredeyse bomboş bir gezegende oturur. Hükmedebileceği gerçek bir alan yoktur; buna rağmen kendisini mutlak bir hükümdar olarak konumlandırır. Emirlerini, zaten gerçekleşecek olan şeylere göre verir. Güneşin batmasını emreder; fakat ancak güneşin zaten batacağı saatte.

Kralın iktidarı bu nedenle gerçek bir iktidar değildir. Daha çok, kendi sınırlılığıyla karşılaşmamak için kurulmuş kusursuz bir yanılsamadır. Kontrol, kimi zaman gücün değil; güçsüzlükle karşılaşmaya tahammül edememenin belirtisidir.

Kontrol İhtiyacı Nereden Gelir?

İnsan ruhsallığında kontrol ihtiyacı benzer bir işleve sahip olabilir. Belirsizliği ortadan kaldırmaya, ihtimalleri önceden hesaplamaya, ötekinin davranışını anlamlandırmaya, geleceği zihinsel olarak öngörmeye çalışırız. Planlar yapar, tekrar düşünür, olasılıkları tarar, birtakım güvenceler üretiriz.

Fakat burada kontrol edilen çoğu zaman dış gerçeklik değildir. Kontrol edilmeye çalışılan, dış gerçekliğin bizde uyandırdığı çaresizlik duygusudur.

Çünkü belirsizlik yalnızca “ne olacağını bilmiyorum” demek değildir. Daha derinde, “olacak olan üzerinde mutlak bir etkimin bulunmadığını biliyorum” demektir. Ve özne için asıl güç olan, çoğu zaman bilinmezlikten çok bu sınırlılıkla karşılaşmaktır.

Bu nedenle kaygılı zihin geleceği bilmek istemekle yetinmez; geleceğin belirsizliğini ortadan kaldırmak ister. “Kontrol ediyorum” cümlesinin altında bazen çok daha kırılgan bir cümle vardır: “Korkuyorum ve korktuğum şey gerçekleşirse onu engelleyemeyebilirim.”

Kontrolün Paradoksu: Bir Savunma Nasıl Kaygıyı Besler?

Kontrol burada bir savunmaya dönüşür. Özne, dışarıdaki dünyayı düzenleyerek içerideki dağınıklığı yatıştırmaya çalışır. Ne var ki gerçeklik hiçbir zaman bütünüyle bu düzene itaat etmez. Ötekinin arzusu, bedenin kırılganlığı, ayrılık, kayıp, tesadüf ve ölüm; insanın egemenlik alanının dışında kalmaya devam eder.

Tam da bu nedenle kontrol ihtiyacının paradoksal bir yapısı vardır: Başlangıçta kaygıyı yatıştırmak için başvurulan şey, zamanla kaygının sürdürülmesinin aracına dönüşebilir.

Bir kez kontrol etmek yetmez. Bir kez bilmek yetmez. Bir kez güvence almak yetmez. Çünkü güvence, belirsizliği ortadan kaldırmaz; yalnızca onunla karşılaşmayı erteler. (Aynı Hataları Neden Tekrar Ediyoruz? yazımızda bu tekrar eden örüntüyü daha yakından ele alıyoruz.)

Kontrolün trajedisi tam da buradadır: Kontrol, kaygıyı ortadan kaldırmak için kurulurken zamanla kaygının devam edebilmesinin koşulu hâline gelir.

Kafka’nın Dünyasında Anlam ve Hâkimiyet Arayışı

Kafka’nın dünyasında da insan benzer bir çıkmazın içinde belirir. Özellikle Dava‘da Josef K., kendisini hangi yasaya göre suçlandığını dahi bilmediği bir düzenin içinde bulur. Sürekli anlamaya, açıklamaya, doğru kişiye ulaşmaya, sistemi çözmeye çalışır. Fakat karşısındaki yapı, tam da bütünüyle kavranamadığı için ezicidir.

Kafkaesk olan yalnızca bürokrasinin saçmalığı değildir; insanın, anlamlandıramadığı bir düzen karşısında yine de bir açıklama ve hâkimiyet noktası aramaya devam etmesidir.

Belki de kaygının en yorucu biçimlerinden biri budur: Gerçekliğin bütünüyle denetlenebilir olmadığı gerçeğini kabul etmek yerine, henüz yeterince düşünmediğimize, yeterince önlem almadığımıza ya da doğru açıklamayı henüz bulamadığımıza inanmak.

Böylece özne, Küçük Prens’in kralı gibi kendi küçük gezegeninde emirler vermeye devam eder. Güneş zaten batacaktır. Ama kral, onun kendi emriyle battığına inanmak zorundadır. Çünkü aksi hâlde, evrenin kendisinden bağımsız hareket ettiğini kabul etmek zorunda kalacaktır.

Kontrol İhtiyacının Ardında Hangi Duygu Var?

Psikanalitik açıdan mesele bu nedenle yalnızca “kontrolü bırakmak” değildir. Bu, kolaylıkla başka bir buyruğa dönüşebilir: Daha az düşün, akışına bırak, kontrol etme.

Oysa analitik soru başka bir yerdedir: Kontrol ortadan kalktığında özne hangi duyguyla karşılaşmaktan korkmaktadır? Çaresizlikle mi? Kaybetme ihtimaliyle mi? Ötekinin kendisinden bağımsız oluşuyla mı? Kendi sonluluğuyla mı? Yoksa hiçbir zihinsel faaliyetin hayatı bütünüyle güvenli hâle getiremeyeceği gerçeğiyle mi?

Çünkü insanın asıl meselesi, hayatı kontrol edilebilir hâle getirmek değildir. Hayat hiçbir zaman bütünüyle kontrol edilebilir olmayacaktır.

Kontrolü Bırakmak Değil, Taşıyabilmek

Belki ruhsal olgunlaşma, belirsizliğin ortadan kalktığı bir noktaya ulaşmak da değildir. Tam tersine, belirsizlik varlığını sürdürürken onun yarattığı çaresizliği taşıyabilme kapasitesinin gelişmesidir.

Kontrolün bıraktığı yerde mutlaka kaos başlamaz. Bazen tam orada, kontrol ihtiyacının gölgesinde kalan şey ortaya çıkar: insanın kendi sınırlılığıyla daha sahici bir ilişkisi.

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir